I think perfection is ugly. Somewhere in the things humans make, I want to see scars, failure, disorder, distortion.
— 

Yohji Yamamoto 

(via

purplebuddhaquotes

)

My two moods
  • Me: "I'm to high for this shit"
  • Also me: "I'm not high enough for this shit"

ingelnook:

who needs a boyfriend when spotify makes you a mixtape of songs it thinks you’d like every monday 

son zamanlarda okuduğum en çarpıcı metin kendisine aittir, tepetaklak kitabından - yanlışlık olmasın henüz okumadım ama şu alıntıdan sonra ertelemek imkansız artık. buyurun:

“viktoryen çağ'da evli olmayan hanımların önünde pantolonlardan bahsedemezdiniz. bugün de kamuoyu önünde bazı şeyleri söylemek iyi karşılanmaz:

kapitalizm sahne ismi olarak pazar eknomisi’ ni kullanıyor; emperyalizme küreselleşme deniyor, cücelere çocuk demek gibi bir şey bu;

oportunizm pragmatizm oldu;

ihanetin adı realizm;

yoksullara yoksun, dar gelirli ya da kıt kaynaklı insanlar deniyor;

yoksul çocukların eğitim sistemi tarafından dışlanması eğitimi yarıda bırakma adı altında tanıtılıyor;

patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasasının esnekliği deniyor;

resmi dil kadın haklarını azınlık hakları arasında tanıyor, insanlığın yarısını oluşturan erkekler çoğunlukmuş gibi;

askeri diktatörlük yerine süreç deniyor;

işkenceye yasadışı baskı ya da fiziksel ve psikolojik baskı deniyor;

hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman oluyor;

kamu kaynaklarının çürümüş bir politika tarafından boşaltılmasının adı yasadışı servet edinme oluyor;

otomobillerin işlediği suçlara kaza deniyor;

kör yerine görme engelli deniyor;

zenci renkli insan oluyor;

uzun ve acılı hastalık dendiğinde kanser ya da aids olarak okunmalı;

ani ölüm, kalp krizi amlamına geliyor;

asla ölüm denmez, fiziksel kayıp;

askeri operasyonlarda yok edilen insanlar da ölü değildir, çatışmada ölenler zayidir, sivillerse kayıplardır;

1995'te fransa güney pasifik'te nükleer denemeler yaparken, fransız büyükelçisi yeni zelanda'da açıkladı: "bu bomba kelimesi hoşuma gitmiyor. bomba değil bunlar. bunlar patlayan mekanizmalar” ;

kolombiya'da askerin himayesi altında insanları öldüren bazı grupların adı ortak yaşam;

şili diktatörlüğündeki toplama kamplarından birinin adı haysiyet'ti, uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı özgürlük;

1997'de chiapas'ta acteal köyü'nün kilisesinde dua ederken tamamı çocuk ve kadın kırk beş köylüyü arkadan makneli tüfekle tarayan yarı askeri örgütün adı barış ve adalet'ti.“

—  Eduardo Galeano / Tepetaklak
deepitforest:
“WINDOW ON THE BODY
The church says: The body is a fault.
Science says: The body is a machine.
Advertising says: The body is a business.
The body says: I am a party.
[Eduardo Galeano]
”
tragedya:
““Peki, kendi ülkesinin sınırları içinde sürgün hayatı yaşayanlar kaç kişi? Boyun eğmeye ve sessiz kalmaya mahkûm edilmiş olanları hangi istatistik gösteriyor? Umutları katletmek, insanları katletmekten daha büyük bir suç değil mi?”
Eduardo...
benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu
yeter ki
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
sen bir daha beni saçlarınla sıyır
—  İsmet Özel
İlhan Berk

susizi:

image

Akşamın ağzı yaprak doludur. Günün gece (çocuk gece).

(Su Saati)

Hepimiz suçlu olduğumuzda, işte o zaman demokrasi doğacak.
Ölüm yalnızlıktır, kölelikse birlik.
Antonin Artaud:

susizi:

image

Ben yazı yazmaya hiçbir şey yazamayacağımı anlatmak için birtakım betikler yazarak başladım; diyecek, ya da yazacak bir şeyim olduğu vakit, en çok bu benim için imkansız oluyordu. Hiçbir zaman bir düşüncem olmadı benim. Yetmişer sayfalık iki küçük betiğim hep o her türlü düşünceden uzak, o büyük, o yerleşmiş, o yöresel yokluk, hiçbir şeysizlik etrafında döner durur. Ombilic des Limbes ile Le pese-neris’dir bunlar.

Hep böyle kopuk, düzensiz, korkunç bir duyguyla yazıp çizdim ben: Evet ile hayır, kara ile ak, doğru ile yanlış. Diyeceğim: Bu birbirine karşı şeyler benim gibi bir adamın, zavallı Bay Antonin Artaud’nun o garip anlatımı içinde birleştiler.

Kimliğimde yazılı olduğu gibi, ben, 1896′da, 3 ile 4 Eylül gecesi Marsilya’da dünyaya geldiğimi hiç hatırlamıyorum, ama buna karşılık bambaşka bir yerde, bir uzayla hiçbir zaman olmamış korkunç yaman bir dünya arasında, öyle bir yerde çetin bir soruyu tartışırken dünyaya geldiğimi hatırlıyorum.

Benim o uğursuz, korkunç, kaba dediğim yeryüzü, bu yeryüzü hayatıydı

Gelip geçici birşey değildir ölüm. Hiçbir zaman varolmamış bir şeydir o. Yaşamak zorsa, ölümün gittikçe imkansız, etkisiz olmasındandır. Yeryüzündeki hayatımı düşündüğüm zaman, en azından dört kez gerçekten, bedenen öldüğümü hatırlıyorum: Birinde Meksika’da, en son olarak da elektrik şoku korkuları altında Rodez tımarhanesinde.

Her seferinde vücudumdan koptuğumu, uzayda dolaştığımı duydum; ama asıl vücudumun öyle çok uzaklarında da değildim. İnsan öyle kolay kolay tam kopamıyor. Sonra, gerçekten, insan vücudunu bırakamıyor da.

Kötü bir taraftan ölünüyor hem, ölümde tutulacak bir yol değil bu.

Ben, yalnız yaşarken tutulacak yola inanıyorum. Ölülerin de salt buna inandıklarını sanıyorum. Öte yandan hem onlar bunu artık hiçbir zaman tartışamayacaklar da. Kişi, şunu ya da bunu sezinleyebildikçe, gerçekten, ölmüyor da.

Ben Antonin Artaud, artık hiçbir şey düşünmediğim zaman yazmak istiyorum.

Çeviren: İlhan Berk